4 Ekim 2009 Pazar

riya mı nezaket mi 9

Apartman komşularımdan biri vefat etti. Allah rahmet eylesin. Ölenin arkasından konuşulmaz biliyorum ama düşünülmez de değildir herhalde.
Bu benim komşum, 6 yıl öncesine kadar eşi ve oğluyla birlikte yaşıyordu. 6 yıl önce bilmediğim ve merak da etmediğim bir sebeple eşini evden uzaklaştırdı. Daha sonra da boşandıklarını, mallarını paylaşıp yollarını ayırdıklarını duydum.
Oğlu ile birlikte sürdürdükleri yaşamlarına bilahare yeni bir hanım katıldı.
Bu hanım, gerek kendi kişiliği ve tutumları dolayısıyla, gerekse lanse ediliş tarzıyla, çevrede olumlu bir izlenim bırakmayı başarmış, benimsenmişti.
Neredeyse 6 yıldır sürdürdükleri birlikte yaşamlarından dışarıya yansıyanlar, mutlu ve huzurlu olduklarına işaret ediyordu.
Kısa zaman önce, yaşamları bir akciğer kanseri ile yepyeni bir boyut kazandı. Hasta-hemşire rolleri de yaşadıkları diğer sosyal roller arasındaki yerini aldı.
Hastane günlerinde, gönülden bir yardımcı, emeğini hiç esirgemeyen şefkatli bir destekçi, hastalığın sağalması için biz komşularının dualarını istemek de dahil olmak üzere her çareye başvuran bir çözüm arayıcısıydı.
Günlerden bir gün öğrendim ki, komşum, kendisini şefkatle sarmalayan iyileşmesi için elinden geleni yapan bu kadını kovmuş ve son günlerinde yanında olması için, boşandığı eski karısını davet etmişti.
Doğrusu biraz şaşırdım ama, son günleri, aile birliği tablosu oluşturarak geçirmelerinin iyi birşey olduğuna kendimi inandırmaya çalışmaktan da geri durmadım.
Ta ki bugün taziyet ziyaretine gittiğimde, 6 yıl önce boşandığı, eski eşinin vefatı dolayısıyla çılgın gözyaşlarına boğulan kadını görünceye kadar...

8 Eylül 2009 Salı

RİYA MI NEZAKET Mİ 8

Yıllar önceydi. Uzak bir hanım akrabamızın eşi vefat etti. Anne-babamı temsilen ben katıldım cenaze sürecine. Vefat eden, çok olmasa da rahat bir hayat yaşatmıştı eşine ve kızına. Eşin kendisi de zaten, -yani benim akrabam- boşanma davalarına bakan, tercih edilen bir avukattı. 17 yaşındaki kızları özel liselerden birinde öğrenim görüyordu.
Cenaze evinin hüzünlü sükunetini sık sık ve sadece eşin feryadı bozuyordu. Diğer yakınlar durumu kabullenmişler, saygılı bir sessizlikle duaları dinliyorlardı. Çocuklar ise, cenaze evinin kızı da dahil olmak üzere, derslerinin ve/ya oyunlarının başına dönmüşlerdi.
Eş'in dualara karışan feryadı içinde şu çümleler seçiliyordu: " Ah Mehmet'im ah, nasıl da erken gittin. Bir 5 yıl daha yaşayamadın. Sadece 5 yıl. O zaman herşey yerli yerine oturacaktı. Bütün ihtiyacımız 5 yıldı."
Bu laflar o gün beynime adamakıllı kazındı. Çok üzülmüştüm, bir akrabamın, eşinin kaybına üzülmek yerine, kendi sorumluluklarının artmasına hayıflandığını görmek beni çok üzmüştü. Bu akrabamı birdaha hiç görmedim ama karşılaştığım hemen her vefatta, vefat edenin yakınlarının tutumlarını gözledim ve maalesef benim bu akrabama benzer tutumlar içinde olduklarını gördüm. Ağıt yakarken kullanılan sözler hep ya "beni bırakıp nerelere gittin" veya "ben sensiz ne yapacağım" şeklinde. Ya da bunların benzerleri. İnsanlar çoğu kez bir yakınlarını kaybedince, giden için üzülmekten ziyade, kendi yaşamlarında olacak değişiklikler veya kaybettikleri maddi-manevi imkanlar için üzülüyorlar.
Çoğu kez diyorum, çünkü kaybı için koşulsuz elem duyanı da neyse ki gördüm ve sonsuz saygı duydum. Vefat eden için, daha yaşayabileceği güzellikleri yaşayamadan uzaklaştığı için üzüleni, vefat edene sunmak istediği iyilikleri henüz sunamadan uzaklaştığı için üzüleni gördüm. En önemlisi iki tutum arasındaki farkları gördüm.
Dilerim yakınlarının vefatı karşısında "koşulsuz elem" duyanların sayısı çok çok artar.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

RİYA MI - NEZAKET Mİ 7

Kısacık bir tatile gittik çocuklarla. Tatil demek doğru değil pek. Daha ziyade annemleri ziyaret etmekti maksadımız. Zaten çocuklara da çocuk demek doğru değil, 30'u geçeli iki yıl geçti. Neyse, güzel güzel hafta sonumuzu geçirip bindik otobüsümüze geliyoruz. İlk seyahatlerinden bu yana olduğu gibi, iki çocuk yanyana otudular. Artık eskisi gibi cam kenarında oturma kavgası yapmıyorlar. Kızım son yıllarda geleneksel yapıya uygun olarak kardeşinin cam kenarında oturmasına razı oluyor.
Üçlü sohbetimiz, bizi havadan sudan derken bir arkadaşımızın liseye başlayacak çocuğu üzerinden milli eğitimdeki değişikliklere getirdi. Getirdi ama, bilgilerimiz yetersiz olduğu için kimler anadolu lisesine, kimler meslek lisesine gidecek, bizim delikanlı özel okula mı gitse daha iyi olur, özel hocayla mı çalışsa diye filan, konuşup duruyoruz.
Bu milli eğitim konuşması, ön sırada liseye başlayacak oğluyla birlikte seyahat eden bir hanımın sohbetimize katılmasına neden oldu. Çocuğu tam liseye başlama döneminde olduğu için olsa gerek, konuyu çok detaylı biliyordu ve bizi adamakıllı bilgilendirdi. Doğrusu, hem bilgilerini hem de bu bilgileri bize aktarışını çok takdir ettik, hatta bunu kendisine de ifade ettik. Ne kadar güzel genç annelerin çocuklarının karşılaşacağı sorunlara karşı böyle donanım kazanıp mücadele etmeye, çözüm üretmeye hazır olması.
Yolun sonuna yaklaştığımızda, genç anne, çocuğunun eşyalarını topluyor, sonra çantasından pembe çiçekli eşarbını çıkarıyor, itinayla sarı röfleli saçlarını toplayıp eşarbının içine saklıyor, kolsuz tişörtünün üzerine bir ceket giyiyor ve inmeye hazırlanıyor.
Bu arada yol bitiyor, herkes birbirine ve şoföre iyi günler dileyerek vedalaşıyor. Yol arkadaşımızla da vedalaşabilir miyiz acaba? Fakat hayır o artık çocuğunun elinden tutmuş, otobüsteki hayatını tamamen geride bırakmış, arkasını dönmüş, başka bir yöne yürüyor...

18 Ağustos 2009 Salı

RİYA MI NEZAKET Mİ 6

Kaç gündür görümcemle birlikteyiz. Uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Özlemiştim adamakıllı. Bayılırım zaten güvenli arkadaşlığa imkan veren yapmacıksız, açık seçik, dürüst tutumlarına.
Telefon faturaları gelmiş, baktık sıra sıra kimlerle kaç dakika konuşmuşuz diye. En uzun konuşmalar kendi aramızda. anne-baba- çocuklar.
Görümcem dedi ki, "hiç sevmem telefonla uzun konuşmayı. Telefonu bir sohbet aracı olarak değil bir haberleşme aracı olarak kullanmaktan yanayım, ama herzaman mümkün olmuyor konuşmayı istediğin sürede bitirmek. Bazen karşı taraf uzattıkça uzatıyor lafı. Benim var öyle telefonla konuşurken kulağımı yoran bir iki arkadaşım. Gerçi kolayını buldum. Laf uzayınca sessizce sokak kapısının dışına çıkıp zili çalıyorum, - A hoşgeldin, memnun oldum -vs. bir iki cümleden sonra telefondakinden -misafir geldi, kusura bakma sonra görüşürüz- diye özür dileyip telefonu kapatıyorum.

YARIM KALAN "DÜNYA ÇOK KÜÇÜK"ÜN DEVAMI

"İkimiz de kendimize güvenmiyoruz; ben hafızama güvenmiyorum, ikaz etmeyi unutmaktan korkuyorum, O da dikkatine güvenmiyor, beni takip edemeyeceğini düşünüp başkasından da yardım istiyor".
Yanımdaki hanımefendi, tebessümünü sınırlamaya ihtiyaç duymadan:
"O sizi takip edemez, gözleri görmüyor" dedi.

(bu olayı yaşadığım gün yamıştım ama yayınlayamamıştım. Meğer hepsini kayda da alamamışım. böyle çift parçalı oldu.)

12 Ağustos 2009 Çarşamba

DÜNYA ÇOK KÜÇÜK

Bir yıldan biraz uzun zamandır kızımla birlikte Etiler SGK Huzurevinde gönüllü dans dersleri veriyorum. Çok keyifli bir grup oluşturduk. Öğrenciler dansa ne kadar tiryaki oldularsa biz de onlara öyle tiryaki olduk. Bugün yine eğlenceli, hoş sohbetli bir ders yaptıktan sonra çıktım huzurevinden. Bugün yalnızdım. Kapının önüde bir otobüs durağı var. Tam ben çıkarken bir otobüs geldi, atladım içine ve şoförün arkasındaki sıraya oturuverdim hemen. Yanımdaki kotukta da bir hanım oturuyordu. Arka sıradan telefonla konuşan genç bir erkek sesi geliyordu. Konuşmalar bir randevu belirlemek üzerineydi ve randevu yeri Mecidiyeköy metrobüs durağının önüydü.

Telefonla konuşmasını tamamlayan kişi, siz nereye gidiyorsunuz diyerek sırtıma dokundu. "Mecidiyeköy'e" dedim. O, devamla, "mezarlığı biliyor musunuz, ben onun karşısındaki metrobüs durağına gideceğim, bu otobüs oradan geçiyor mu?" diye sordu.

Ben buna karşılık,"otbüs oradan geçip gidiyor, gitmek istediğiniz yerde durak yok, siz de Mecidiyeköy'de inip yürümelisiniz" dedim.

Ama bu lafları söylerken zaten sakat boynumu arkaya da döndürmedim. Ne de olsa, ben onun sesini duyduğuma göre, O da benim sesimi duyuyor olmalıydı.

Buna karşılık, "Mecidiyeköy'e geldiğimizde beni ikaz eder misiniz" diye ricada bulundu.

Ben de herhengi bir yanlışlığa meydan vermemek için "beni böyle bir sorumluluk altında bırakmayın, sizi ikaz etmeyi unutabilirim, beni takip edin, indiğim yerde inersiniz, ben de nasıl olsa Mecidiyeköye gidiyorum" dedim.

Arkadan zayıf bir peki ile müstehzi bir tebessüm sesi geldi, Bir dakika sonra da bir başkasına,(muhtemelen yanında oturan kişiye) "beni lütfen Mecidiyeköy'e gelince ikaz eder misiniz" dedi.

Bu kez yanımdaki hanımın tebessüm ettiğini farkettim ve bir açıklama yapmayı gerekli gördüm. Dedim ki:"

30 Temmuz 2009 Perşembe

RİYA MI NEZAKET Mİ 5

Annemin kızkardeşleri modacıydı. Çocukluk yıllarımda durmadan elbiseler dikerlerdi bana. Artan kumaşlardan, yetmezse birbirine ekleyerek, işleyerek, süsleyerek hergün yeni birşey giydirirlerdi. Ben büyüyüp onların ölçülerine yaklaştıkça, bana dikmekten vazgeçtiler, kendi giysilerini vermeye başladılar. Çok özeneceğim şeyler dikiyorlar ve bir-iki defadan fazla giymiyorlardı. Böylece çok zengin bir gardroba sahip olarak genç kızlığımı geçirdim. Sonraki yıllarda, ben tüm gelirimi çocuklarımın eğitim ve öğrenimi için harcamak isterken de, çok sevgili bir arkadaşım, bir-iki giydiği giysilerini bana veriyor, hatta üstümde görüp yeniden beğenip geri aldığı bile oluyordu. Bu giysi alış verişi işini bir oyuna çevirmiştik, aklımıza giysilerin kimin olduğu, kimin giydiği ile ilgili en küçük bir uygunsuz düşünce gelmiyordu. İlerleyen zamanlarda, beden ölçüleri bana uyan, ruh ölçüleri de uyan bir iş arkadaşım oldu. Bu kez benim gardrobumu ona aktarmaya başladık. İş arkadaşım çok gençti, ailesi anadoluda bulunuyordu, kendisi ise burada teyzesi ile birlikte yaşıyordu. Herhalde, teyzesi de ona kendi giysilerinden vermiş ve arkadaşımın benim verdiğim giysileri kullandığı,buna karşılık kendisinin verdiği giysileri hiç kullanmadığı dikkatini çekmiş. Bir konuşmalarında, sitemkar bir şekilde, "benim verdiklerimi giymezsin ama başkasının verdiklerini giyersin" diye çıkışmış. Buna karşılık arkadaşımın verdiği cevap yıllardır gözardı etmediğim bir yol gösterici ve benden eğitim alan herkese aktarmaya çalıştığım bir değer. Arkadaşım teyzesine; " O'nun verdikleri kendi giydiği giysiler. Bana vermese giymeye devam edecek. Sadece bana yakışacağını düşündüğü, beni memnun edeceğini düşündüğü şeyleri bana veriyor; oysa sen, artık giymek istemediğin demode bulduğun ve atmak istediğin şeyleri veriyorsun. Senin beğenmediğin eski giysilerini ben de beğenmiyorum, seni kırmamak için alıyorum ama giymiyorum".